Hepimizin ortak noktası köyde geçirdiğimiz günleri çok özlüyor olmamız.
Yaylalar çıktığı zaman ayrı bir güzeldi, herkeste bir heyecan bir telaş.Temizlik başlardı yaylaya gidecek eşyalar temizlenir toparlanırdı, bir an önce gidip yerleşme telaşı sarardı.
Sabahın erken saatlerinde göç dolu motorlar birbiriyle yarışırcasına yollara düşerdi.
Göç indirilir indirilmez hemen gevrek için hamur yoğrulurdu en kıymetli yemek olurdu gevrek.
Yaylanın buz gibi suyu , hemen çeşmeye gönderirlerdi büyüklerimiz su getirin o suyun lezzeti ve o sudan yapılan çayın keyfi çok başka idi. Yayla çayı çeçil ve gevrek ayrılmaz üçlü….
Göç ve yerleşme telaşı iki üç gün sürerdi, her sene ayrı komşular, başka dostluklar kurulurdu.
Gazete kağıtlarıyla farklı modeller kesilerek terekler süslenirdi. Gelinlik kız gibi süslenirdi yaylalarımız.
Yerleşme bitimi ziyaretler başlardı, komşu ziyaretleri çaylar içilir sohbetler edilirdi. Çok sıcaktı ve samimi idi muhabbetler .
Küçük pili radyolar vardı ama herkeste yoktu ve pili teypler, müzik sesine hasret kalırdık. O radyolar çok kıymetliydi. Balabey amcamın sesi yaylanın her yerinden duyulurdu rahmetlinin çok güçlü ve güzel sesi vardı. Ve yine Alimerdan amcanın sesi yine öyle güçlüydü. İkisini de rahmetle anıyorum.
Yerleri doldurulamayacak büyüklerimiz değerlerimiz.
Yerleşmeler tam bitince genç kızların kır gezileri başlardı, en ideal piknik alanımız yoz bulağıydı oranın suyunun çok daha soğuk olduğu söylenirdi ( gerçi ben bir fark göremedim) Gevrek domates ve salatalık mutlaka olurdu. Henüz hormon icat edilmemişti domatesin kokusu ve tadı çok başka idi.
Yemek yenir türküler söylenir sonrada suları doldurup geri dönerdik çünkü; mal ve koyunun gelme zamanı gelirdi, yani zaman kısıtlı idi. Erkekler genelde sabah giderdi köye akşamları geri gelirdi atlarla.
Damın üstüne çıkıp bakardık kaç atlı geliyor köyden, köy bize büyük şehir gibi gelirdi sanki Türkiye nin merkezi gibi ve oradan gelecek haberler çok önem arz ederdi bizim için. Dünyadan kopuktuk.
Midoş abinin sesi çok yankılanırdı sürekli türkü söyleyerek gezerdi onun yerinin şimdi öztürk abi aldı.
Kızlar toplanır kuzu kulağı, yemlik, kımı toplamaya giderdik. Ve birde dağların tepesindeki kar henüz erimemiş olurdu kar getirmeye giderdik komşu köylerin arazilerine giderdik çünkü tarlalar orda idi.
Koruculardan gizli giderdik yakalanacağız diye çok korkardık, düdük sesini duyduk mu korku ve telaşla kaçardık.
Taşlar üzerinde kınalar arardık çok güzel kokardı halen unutmam o kokuyu. Rengarenk çiçeklerle dönerdik o çiçeklerden yaylamızı süsler kendimize taçlar yapardık.
Akşam malından sonra sütler vurulur makineye,sobalar yakılırdı ve akşam suyu için çeşmeye toplanırdık düğüne gider gibi giyinirdik çeşmeye giderken çok özeldi……
Bütün işler bitikten sonra kapının önünde buz gibi havada toplanır sohbet ederdik, Gökyüzü tertemiz yıldızlar kocaman ve elini uzatsan tutacak gibi idi, o gök yüzünü ancak köye gidince görebiliyorum başka hiçbir yerde bu kadar güzel ve temiz değil.
Toplam iki ay kalınırdı yaylada, bir ay doldu mu tuluklar tepilmeye başlanırdı imece usulü,
ve e yayıklar çok yorucu olurdu, ama yayıktan çıkan tereyağını ekmek üzerine sürüp üzerine şeker döküp yemek büyük bir keyifti.Yağlar itina ile yıkanırdı şimdi o mis gibi koku yok tereyağlarında. Artık Bizlerinde vücut kıyması bozulmuş…..
O soğuk hava da bir bardak çay her şeye değiyordu. O sessizliğin içinde söylenen türküler yaylanın her yerinden duyuluyordu, karşı mahalleden de ses verirlerdi karşılıklı söylerdik türküleri. Doğanın tam içinde sade biz vardık insan olarak. Bicinler başladı mı gençler köye göçerdi çalışmak için, yayladan sonra köye gitmek bize lüks gelirdi evler çok yüksek ve çok güzel gözükürdü gözümüze.
Sabahın erken saatinde elimizde yoğurtlarla yollara düşerdik. Ne kadar kalabalıkmış köyümüz yollar hiç boş kalmazdı. O kadar sanatsal işlenmiş bir doğamız var ki, bin bir çiçek işlenmeye hazır ham topraklar,orman, tertemiz sularımız ve gökyüzü berrak yüzümüze gülümsüyor… yıldızların parlaklığı kendine çekiyor bizleri…..
Yaylayla ilgili hiç unutamadığım bir anımı paylaşmak isterim. Bir gün öğlen saatleri yaylada spor giyimli sırtında çantası olan ve dilimizi bilmeyen bir yabancıya rastladık doğal olarak korktuk çünkü bizlere hiç benzemiyordu, renkli gözlü beyaz tenli sarışın bir bey, herkes başına toplandı kim bu diye!
Biz adamdan korkuyoruz adam bizlerden ,ürkek ve korku dolu bakışlarla etrafını inceliyor. Dendi ki
Kazım abinin kardeşi ihsan abi Almanya da kalmış yabancı dil biliyor bunu bulup getirelim o anlar bu yabancının dilinden, neyse ihsan abi geldi çekilin ola diye hararetle girdi sohbete, almanca bir şeyler soruyor çat pat adam da bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama ortada bir belisizlik var çünkü; ikisi de farklı diler konuşuyormuş (sonradan anladık)sonra ihsan abi döndü yav bu adam terörist dövün bunu millet saldırdı biraz dayaktan sonra adam kaçtı…. Aradan birkaç gün geçtikten sonra olay anlaşıldı adam yürüyerek Ardahan’a gitmiş karakola, koy boldum demiş, İngiliz turist gezmek için gelmiş fakat yolunu kaybetmiş yoluda bizim yaylalardan geçmiş ama anlamalıydık bu tipte terörist olmaz…………